MUHAKEME OLMAK ve ŞİRK

2007-04-16 01:36:01

İbadetin içine aldığı manalardan bir tanesi de muhakeme olmaktır. Şayet kul, özel veya genel olsun, hayatın her yönünde Allah (c.c)’ın şeriatine muhakeme oluyorsa o kul, sadece Allah (c.c)’a kul olmuştur. Eğer Allah (c.c)’ın şeriatinden başka bir şeriate, bu şeriat ne olursa olsun, hayatın en basit meselelerinde olsa bile muhakeme olursa, şeriatine muhakeme olduğu kimseye ibadet etmiş ve ona kul olmuş olur. Çünkü hüküm verme, teşri, kanun ve ölçü koyma hakkı uluhiyyetin en önemli özelliklerindendir. Her kim bu özelliklerin, gerek Allah (c.c)’la beraber ve gerekse yalnızca kendisinde olduğunu iddia ederse işte o kimse ilahlık taslamış ve kendisini Allah (c.c)’a denk kılmıştır. Her kim de bu kimsenin iddiasını kabul eder ve ona muhakeme olursa, işte o kimse kabul etse de etmese de, bilse de bilmese de ona ibadet etmiş olur.

“Muhakeme olma” kavramının, kendisine muhakeme olunan kimseye ibadet etmek manasına geldiğinin daha net bir şekilde anlaşılması için öncelikle; hüküm ve teşri koyma yetkisinin uluhiyyetin en önemli özellikleri olduğunu, buna yalnızca Allah (c.c)’ın hakkı olduğunu, bu konuda hiçbir ortağı olmadığını, hüküm ve teşri koyma hakkını kendinde görenin, sıfatı ve mevkisi ne olursa olsun ilahlık tasladığını, böylece kendisini ilah seviyesine çıkardığını ve Allah (c.c)’ın en önemli özelliklerinden olan bir meselede kendisini Allah’a denk tuttuğunu şer’i delillerle ispat etmemiz gerekir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِهِ إِلاَّ أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَآؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ

“Hüküm vermek, yalnız Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, sadece O’na ibadet etmenizi emretti. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”  (Yusuf: 40)

Allah (c.c) bu ayette, tekidden sonra olumsuzluk edatını kullanmıştır. Bu ise, meseleyi sınırlandırmak manasına gelir. Buna göre ayetin manası şöyle olur: Hüküm (emir verme ve yasak koyma) yetkisi, daha açıkcası teşri (kanun koyma) yetkisi yalnızca Allah (c.c)’a aittir.

Allah (c.c), bunun akabinde ayeti hem olumsuz ve hem olumlu bir şeyle devam ettirdi. O da; hayatın her yönünde, en küçük meseleden en büyüğüne kadar, yalnızca kendisine ibadet emridir.

Bu ayet apaçık bir şekilde gösteriyor ki; hüküm vermek ve teşri koymak yalnızca Allah (c.c)’a ait özelliklerdir ve Allah (c.c) bu konularda hiçbir ortak kabul etmemektedir. Buna göre yaratılmışlardan her kim hüküm verme ve teşri koyma özelliğinin kendisinde bulunduğunu iddia ederse, işte o kimse ilahlık taslamış ve kendisini Allah (c.c)’a denk kılmış olur. Her kim de onu bu yaptığında tasdik eder, ona itaat eder ve bu hakkı ona verirse, ona ibadet etmiş ve Allah (c.c)’a ibadette onu ortak koşmuş olur.

İmam Begavi bu ayet hakkında şöyle dedi:

“Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir.” Bu lafız; hüküm ve emir verme, bir meselede yasak koyma yetkisinin sadece Allah (c.c)’a ait olduğunu ifade etmektedir.” (Begavi Tefsiri c: 2 s: 427)

Seyyid Kutub şöyle dedi:

“Hüküm verme yetkisi sadece Allah (c.c)’a aittir. Tek ilah olduğu için bu özellik sadece O’na aittir. Çünkü hakimiyet uluhiyyetin özelliklerindendir. Bu konuda hak sahibi olduğunu iddia eden bir kimse, ister bir fert ister bir grup ister bir parti ister bir heyet ister bir meclis ister bir ümmet veya isterse bütün insanlar olsun farketmez, Allah (c.c)’ın uluhhiyyetinin en önemli özelliğinden birisini Allah (c.c)’tan almaya kalkışmış olur. Her kim Allah (c.c)’ın uluhiyyetinin en önemli özelliğinin kendisinde olduğunu iddia ederse işte o açık bir şekilde Allah (c.c)’ı inkar etmiş olur. Onun küfrü herkes tarafından bilinen bir küfürdür. Bu meselede sadece bu ayet olsa bile hüküm böyledir.

Allah (c.c)’ın bu önemli özelliğinin kendisinde de bulunduğunu iddia etmek bir tek şekilde olmaz. Sadece bu (uluhiyyet iddiası) bile kişiyi İslam dininden çıkartır ve onu, bu hakkı Allah (c.c)’tan alan durumuna sokar. Bu hakkın kendisinde de bulunduğunu iddia eden kişinin, Firavun’un açık bir şekilde:

“Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum” veya: “Ben sizin yüce rabbinizim”dediği gibi açıkça söylemesi gerekmez. Allah (c.c)’ın şeriatini hükümden kaldıran, kanunları İslam’dan değil, başka kaynaklardan alan ve hüküm verme yetkisini Allah (c.c)’tan baş-kasına veren kimse, ister ümmet olsun isterse beşerin tamamı olsun, bu ameli ile Allah (c.c)’ın en önemli özelliği olan bir konuda ilahlık taslamış ve Allah (c.c)’a ait ilahlık özelliğini başkasına vererek İslam’dan çıkmıştır....

Seyyid Kutub devamla şöyle dedi:

“Allah (c.c) ayetin devamında şöyle buyuruyor:

“...Kendisinden başkasına değil sadece O’na ibadet etmenizi emretti...”

İbadeti bu şekilde yani; sadece Allah (c.c)’a boyun eğmek, sadece O’nun emirlerine tabi olmak olarak anladığımızda, Yusuf (a.s)’un, hükmü sadece Allah’a has kılmanın, ibadeti Allah (c.c)’a has kılmak olduğunu ifade eden bu ayetteki sözü de daha iyi anlaşılır. Zira Allah (c.c)’a ibadetin tam manasıyla yapılması ancak hüküm verme yetkisinin yalnızca O’na verilmesiyle mümkün olur. Şayet hüküm verme yetkisi Allah (c.c)’ tan başkasına verilirse, işte o zaman ibadet tam manasıyla sadece Allah (c.c)’a yapılmış olmaz.

Tekrar belirtelim ki, hüküm verme yetkisini Allah (c.c)’tan alarak, Allah (c.c)’la beraber kendisinde de bu yetkinin bulunduğunu iddia etmenin, iddia eden kişiye İslam’dan çıkartan bir hüküm verdiğini herkes bilir. Çünkü hüküm verme yetkisinin kendisinde bulunduğunu iddia eden kişi, tek olan Allah (c.c)’a ibadetten çıkar. İşte bu amel, sahibini İslam dininden çıkartan şirktir. Bu sebeple hüküm verme yetkisinin kendisinde olduğunu iddia eden kimseye bu yetkiyi veren, ona boyun eğen, Allah (c.c)’ın hakkını çalan bu kimselerin yaptığına kalpleri kızmayanların hepsi Allah (c.c)’ın hükmünde aynıdırlar (kafirdirler).

“Dosdoğru din budur.”

Bu söz Allah (c.c)’ın dinini sınırlandırmıştır. Doğru din ancak budur! Ondan başka doğru din yoktur. Yani; hüküm verme özelliğini yalnızca Allah (c.c)’a vermek, Allah (c.c)’ın dosdoğru dinidir. İşte ancak bu şekilde Allah (c.c)’a ibadet edilir ve doğru din ancak böyle olur.” (Fizilal’il Kur’an c: 4 s: 1991)

Hüküm verme yetkisinin sadece Allah (c.c)’a ait olduğunu gösteren diğer bir delil ise Allah (c.c)’ın şu ayetidir:

قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا

“O’nun, hükmünde hiçbir ortağı yoktur.” (Kehf: 26)

Taberi bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:

“Allah (c.c), yarattığı hiç bir mahluku hüküm verme konusunda kendisine ortak kabul etmez. Onların arasında hüküm verecek yalnız O’dur. Hüküm verme, ihtilafları çözme, insanları ve işlerini idare etme konusunda dilediği ve sevdiği şekilde hareket eder. Bu özellik sadece O’nun hakkıdır.” (Taberi c: 8 s: 212)

Şeyh Şankıtiy bu ayetin manası hakkında şöyle dedi:

“Bu ayetin manası şudur: Yüce Allah (c.c), hüküm konusunda hiç kimsenin kendisine ortak olmasını asla kabul etmez. Hüküm sadece O’na aittir. O’ndan başka hiç kimsenin kesinlikle hüküm verme yetkisi yoktur. Helal, Allah (c.c)’ın helal kıldığı, haram, Allah (c.c)’ın haram kıldığıdır. Hak din, Allah (c.c)’ın koyduğu şeriattir. İhtilaflı meselelerde sadece O’nun verdiği hüküm geçerlidir.

“O’nun, hükmünde hiçbir ortağı yoktur.” Ayetindeki “hükmünde” lafzından kasıt; Allah (c.c)’ın hüküm verdiği her meseledir. Teşri koyma meselesi ise buna öncelikle dahildir.

Bu ayetteki, hükmün sadece Allah (c.c)’ın olduğunu, bu konuda hiç bir ortak kabul etmediğini ifade eden mana,  Kur’an’ın diğer ayetlerinde de açık olarak belirtilmiştir. Bu ayetlerden bazıları şunlardır.

“Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnız O’na ibadet etmenizi emretti...” (Yusuf: 40)

وَقَالَ يَا بَنِيَّ لاَ تَدْخُلُواْ مِن بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُواْ مِنْ أَبْوَابٍ مُّتَفَرِّقَةٍ وَمَا أُغْنِي عَنكُم مِّنَ اللّهِ مِن شَيْءٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ

“Hüküm, yalnız Allah (c.c)‘a aittir. Sadece O’na tevekkül ettim” (Yusuf: 67

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ

“İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır.” (Şura: 10)

وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

“O’nun yüzü dışında herşey helak olacaktır. Hüküm, O’nundur ve O’na döneceksiniz.” (Kasas: 88)

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ

“Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar. Yakinen inanan bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (Maide: 50)

أَفَغَيْرَ اللّهِ أَبْتَغِي حَكَمًا وَهُوَ الَّذِي أَنَزَلَ إِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاً وَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِّن رَّبِّكَ بِالْحَقِّ فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ

“De ki: “Size kitabı tafsılatlı olarak indirmişken Allah’tan başka hakem mi edineyim?” (En’am: 114)

Buna benzer daha bir çok ayet vardır.” (Edvaul Beyan Tefsiri c: 4 s: 82)

Hüküm verme ve teşri koyma yetkisinin sadece Allah (c.c)’a ait olması, hüküm vermenin sadece Allah (c.c)’a ait bir özellik olduğu ve bu konuda ortak kabul etmediği gerçeğinin ve bu gerçeğe teslimiyet göstermenin gereği olarak kullardan her kim Allah (c.c)’tan başka veya Allah (c.c)’la beraber hüküm verme yetkisinin kendisinde olduğunu iddia ederse işte o kimse ilahlık ve rablik iddiasında bulunmuş, kendisini Allah’a denk kılmış ve kendisini ibadet edilecek bir ilah ilan etmiştir.

Bu meseleyi daha net ve daha kolay anlaşılır hale getirecek delillerden bir tanesi de Allah (c.c)’ın, Firavun hakkındaki şu ayetidir:

“Firavun dedi ki: “Ey halk! Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum.” (Kasas: 38)

(Firavun) halkı çağırarak topladı ve (onlara): “Ben sizin yüce Rabbinizim” dedi.” (Naziat: 23-24)

Firavun, ilahlık ve rablik iddiasında bulunurken hiçbir zaman kendisinin kainatın yaratıcısı olduğunu söylemek istememiştir. Zira bir sivrisineği veya ondan daha küçüğünü yaratabilecek bir güce sahip olamayacak kadar aciz olduğunu gerek kendisi ve gerekse halkı çok iyi bilmekteydi. Öyleki o, Musa (c.c)’nın asası yılana dönüştüğünde kendisini ve tahtını korumaları için sihirbazlarına sığınmıştı. Fakat Allah (c.c)’ ın açık ayet ve mucizeleri karşısında sihirbazlar bile birşey yapamadılar.

Firavun’un ilahlık ve rablik iddiası; hüküm verme, teşri koyma, hayatın her yönünde ümmeti yalnızca kendisine itaat ettirme, öncelikle kendi sözünün geçerliliğini kabul ettirme konularında idi.

Firavun’un halkına söylediği: “Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum” ve “Ben sizin yüce rabbinizim” sözlerinden neyi kastettiğini Allah (c.c)’ın şu ayeti açıkça göstermektedir:

“Firavun dedi ki: “Ancak size benim görüşümü gösterir ve ancak ben sizi doğru yola sevkederim” (Mümin: 29)

 Firavun’un bu sözünden, görüş bildirme ve teşri koyma hakkını sadece kendisinde gördüğü, bu sebeble sadece kendisinin belirlediği görüş ve teşriye bağlanılmasını istediği anlaşılmaktadır. Firavun’un ilahlık ve rablik iddiası işte bu konularda idi. Bu iddiasında ona tabi olan ve rıza gösteren kimse, onu ilah edinerek ona ibadet etmiştir.

Buna göre, ne zaman ve nerede olursa olsun, her kim hüküm verme ve teşri koyma yetkisini kendisinde görür, kendisinin teşrinin kaynağı olduğunu söyler ve insanların sadece kendisine itaat edip tabi olmalarını isterse, bu ister bir fert ister bir meclis ister bir parti veya isterse bütün halk olsun, Firavun gibi ilahlık ve rablik iddiasında bulunmuş olur. Firavunun:

Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum” veya “Ben sizin yüce Rabbinizim” şeklinde söylediği sözleri söylemese bile...

Bu manayı başka ayetlerde de görüyoruz. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“De ki: “Ey kitap ehli! Yalnız Allah’a ibadet etmemiz, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamamız, Allah’ tan başka birbirimizi rabler edinmemek üzere bizimle sizin aranızdaki müşterek bir kelimeye gelin!” Eğer yüz çevirirlerse: “Bizim müslüman olduğumuza şahid olun” deyin!” (Ali İmran: 64)

“Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler...” (Tevbe: 31)

Rasulullah (s.a.s) ayetlerdeki rab edinmeyi; Allah (c.c) dışında insanlar için helal ve haram sınırları tayin edenlere itaat etmek olarak tefsir etmiştir.

Bu manayı veren bir başka ayet ise Allah (c.c)’ın şu sözüdür:

“Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken taguta muhakeme olmak isterler. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (Nisa: 60)

Şevkani bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:

“Rasulullah (s.a.s)’a inen Kur’an’a ve ondan önceki nebilere inen kitaplara inandıklarını iddia etmelerine rağmen, bunları bozan ve yürürlükten kaldıran taguta (Allah (c.c) ’ın şeriati dışındaki her şeriat taguttur. İlerde bunu daha net bir şekilde açıklayacağız.) muhakeme olmak isteyenlerin bu iddiasına şaşılır doğrusu... Oysa Allah (c.c), gerek Rasulullah (s.a.s)’a ve gerekse ondan önceki bütün rasullere tagutu reddetmelerini emretmiştir.” (Fethul Kadir Tefsiri c: 1 s: 482)

Muhammed b. İbrahim Ale’şşeyh bu ayet hakkında şöyle dedi:

“Allah (c.c)’ın onlar hakkındaki “yez’umun” (iddia ediyorlar) sözü, onların Kur’an’a ve geçmiş nebilere inen kitaplara iman iddialarını yalanlamaktadır. Çünkü Rasulullah (s.a.s)’ın getirdiği dışındaki şeylere muhakeme olmayı istemek ve iman, bir kulun kalbinde aynı anda asla bir arada bulunamaz. Zira bunlar birbirine zıd şeylerdir. İman, Rasulullah (s.a.s)’ın getirdiği dışındaki şeylere muhakeme olmaya zıddır, bunu reddeder.” (Tahkimul Kavanin Risalesi)

İbni Kayyım şöyle dedi:

“Allah (c.c), Nisa: 65 ayetinde, usulde, füruda, şer’i hükümlerde, bütün sıfatlarda ve daha başka konularda meydana gelebilecek bütün ihtilaflarda Rasulullah (s.a.s)’ı hakem tayin etmedikçe hiç kimsenin iman etmiş olmayacağını mukaddes nefsine yemin ederek tekid etmiştir. İman ancak bütün meselelerde Rasulullah (s.a.s) hakem tayin edildiğinde gerçekleşmiş olur. Ayrıca bütün meselelerde Rasulullah (s.a.s) hakem tayin edilse de verdiği hükme karşı kalplerinde bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmadıkça, kalpleri verilen hükümden dolayı mutmain olmadıkça ve bu hükümleri tamamen kabul etmedikçe yine de mümin olmayacaklarını bildirmiştir. Dahası, bütün bunlar sağlansa bile, verilen hükme tamamen rıza ve teslimiyet göstermediklerinde, bu hükme karşı gelip itiraz ettikleri veya bu hükümler dışında başka hükümler istediklerinde yine de mümin olamayacaklarını bildirmiştir.” (Ettıbyan Fi Ahkamil Kur’an s: 270)

Ben şöyle diyorum:

“Rasulullah (s.a.s)’ın şeriatini hakem tayin etmeden ve sadece ona muhakeme olmadan imanın sabit ve sahih olmaması şu iki şeye delalet eder:

 Birincisi: Allah (c.c)’ın şeriatiyle muhakeme olmak Allah (c.c)’a ibadet etmek demektir. Çünkü Allah (c.c)’ ın şeriatiyle muhakeme, imanın şartlarındandır. İmanın şartlarından olan birşey muhakkak ibadetlerdendir.

İkincisi: Allah (c.c)’ın şeriatine muhakeme olmamak daha önce geçtiği gibi imanı kaldırır. İmanı ise ancak herhangi bir konuda mahluka tapmak manasına gelen şirk kaldırır.

İşte bu, muhakeme olan kimsenin muhakeme olduğu kimseye taptığını gösterir. Hayatın, özel veya genel her yönünde sadece Allah (c.c)’a muhakeme olan kimse, Allah (c.c)’a tam manasıyla ibadet etmiştir. Hayatın, özel veya genel her yönünde, en ufak bir mesele bile olsa Allah (c.c)’tan başkasının şeriatine (kanunlarına) muhakeme olan, o şeriat sahibine tapmış ve onun kulu olmuştur.

 İmam Şankıtiy şöyle dedi:

“Allah (c.c)’ın:

“O’nun, hükmünde hiçbir ortağı yoktur.” (Kehf: 26) gibi ayetlerinden, Allah (c.c)’tan başka hüküm koyuculara bağlananların Allah (c.c)’e eş koştukları anlaşılmaktadır. Bu hüküm başka ayetlerde de bildirilmiştir.... Bu konuyla ilgili en açık ayet Nisa suresinde geçmektedir. Allah (c.c) bu ayette, iman iddiasında bulunmalarına rağmen Allah (c.c)’ın şeriatinden başkasına muhakeme olmak isteyenleri hayretle karşılıyor. Çünkü taguta muhakeme olmak istedikleri halde iman iddiasında bulunmaları hayret verici, açık bir yalandır. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا

“Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken taguta muhakeme olmak isterler. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (Nisa: 60)

İşte zikrettiğimiz bu semavi naslardan açıkça anlaşılıyor ki; şeytanın dostları vasıtasıyla koydurduğu İslam şeriatine muhalif beşeri kanunlara tabi olanların kafir ve müşrik olduklarında ancak onlar gibi Allah (c.c)’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kafir ve müşrik kimseler şüphe ederler.(Edvaul Beyan c: 4 s: 73-74)

Son olarak şöyle diyoruz:

“Zamanımızda müslüman olduğunu iddia edenlere bu meselenin ışığı altında baktığımızda, bu dinin başladığı gibi garibliğe dönmüş olduğunu görürüz. Hatta bugün daha da garib olmuştur. Çünkü zamanımızda hakim olan ve insanlara teşri koyan varlık taguttur. İnsanların tabi olduğu kanunlar tagutun kanunlarıdır. Müslüman olduklarını iddia eden insanların çoğu kalblerinde sıkıntı duymaksızın tagutun kanunlarına muhakeme oluyor. Taguta ibadet eden müşriklere, bilerek veya bilmeyerek katılıyor. Bu kimselerin arasında namaz kılan, oruç tutan ve hatta müslüman davetçisi olduğunu iddia edenleri de görmek mümkündür.


 

0
0
0
Yorum Yaz