İMANIN HAKİKATI

2006-12-27 01:03:00

Kast edilen İman Mefhumu

 

 İman, insanın mü’min olduğu kuru lafla ilan edilmesi, demek değildir. Birçok münafıklar da dilleri ile iman ettik, demişlerdir, ama kalpleri asla iman etmemiştir:

“İnsanlardan bir kısmı vardır ki, Allah’a ve kıyamet gününe inandık, derler. Halbuki onlar iman edenler değillerdir. Cenabı Allah’ı ve mü’minleri aldatırlar. Bilmezler ki, ancak kendi nefislerini aldatırlar.” (Bakara: 2/8-9)

İman, mü’minlerin adet haline getirdikleri birtakım iş ve merasimleri de kuru kuruya yapmak değildir. Birçok hokkabaz insan vardır ki, zahiren iyi şeyler, hayırlı işler yaparlar, ama kalpleri haraptır; onda hayırdan, iyi halden ve ihlastan eser yoktur:

“Münafıklar, zanlarınca Alah’a hile yaparlar. Allah da hilelerini başlarına geçirir. Onlar namaza kalktıkları zaman, istemeye istemeye kalkarlar; insanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı pek az hatıra getirip anarlar.” (Nisa: 4/142)

İman, inanılacak şeyleri kuru kuruya tanıma da değildir. Niceleri vardır ki, imanın hakikatlerini bildikleri halde ona inanmamışlardır.

“Kalpleriyle yakinen bildikleri halde, nefislerine zulüm yaparakve kibrederek bütün mucizeleri inkar ettiler.” (Neml: 27/14)

Kibir, haset ve dünya sevgisi onlarla yakinen bildikleri şeylerin arasına girmiştir.

“Böyle iken içlerinden bir topluluk hak ve hakikatı bile bile gizlerler.” (Bakara: 2/146)

Demem ki, gerçek iman; sırf dil beden ve zihin ile yapılan hareketler, demek değildir.

Gerçek iman, ruhun derinliklerine inen ve idraki, irade ve vicdanı hertarftan kuşatan ruhi bir şeydir.

Binaenaleyh varlık alemindeki gerçekleri olduğu gibi anlayacak zihni bir idrak lazımdır. Bu idrak de ancak yanılmaz vahy yolu ile olur.

Ve bu akli idrak, şek ve şüphenin sarsamayacağı dereceye ulaşmalıdır.

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberine iman etmişlerdir; sonra imanlarında şüpheye düşmemişlerdir.” (Hucurat: 49/15)

Ve bu kesin bilginin yanı sıra, Allah’a rıza ve teslimiyet ile boyun büken bir insanın kalp şuuru ve iradesi de bulunmalıdır.

“Rabbin hakkı için, onlar, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden nefisleri hiç bir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 4/65)

“Mü’minler, aralarında hüküm vermek için, Allah’ın kitabına ve Peygamberine çağrıldıkları vakit, onların sözü ancak: “Dinledik ve itaat etik” demeleridir: İşte bunlar, zafer bulacak olanlardır.” (Nur: 24/51)

“Allah ve Resululü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkekle mü’min bir kadın için, kendi işlerinden dolayı Allah’ın Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçmek hakkı yoktur.” (Ahzab: 33/36)

Bu bilgi ve şuuru kalp ve vicdan takip etmelidir ki, bu itikadın gereklerine göre iş yapmaya, onun ahlaki ve tatbiki prensiplerine sarılmaya ve uğrunda malla, canla savaşmaya sevk etsin. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Kerim’in mü’minleri şöyle vasfettiğini görüyoruz:

“Gerçek mü’minler, yalnız o kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri korkarak ürperir; onlara ayetleri okunduğu zaman, imanlarını artırır; ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler. Mü’minleine veriğimiz rızıklardın Hak yolunda harcarlar. İşte bunlar gerçek Mü’minlerdir.” (Mü’minun: 23/1)

Allah Teala sadık mü’minleri şöyle nitelemiştir: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberine iman etmişlerdir; sonra imanlarında şüpheye düşmemişlerdir.”

Ulemalardan biri bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:

“İman Allah’ı ve Resulünü kalp ile tasdik etmektir. Öyle bir tasdik ki, şek ve şüphe götürmez. Öyle emin ve istikrarlı bir tasdik ki,sarsılmaz, yerinden kopmaz. Fısıltılar ona etki etmez. O tasdike sahip olan kalp ve şuur sarsılmaz. O tasdik bulundu mu kişi Allah yolunda malıyla, canıyla cihad eder. Bir kere kalp bu imanın zevkini tadarak huzur ve sükuna kavuşur ve bunda sebat ederse hayatta ve dünyada kendi dışında imanın hakikatını gerçekleştirmeye atılır. İçinde hissettiği imanın hakikatı ile dıştan onu kuşatan tecrübe edilmiş işleri ve gerçek hayatı birleştirmeye çalışır. Hissettiği iman şekli ile çevresindeki gerçek şeklin birbirinden ayrı oluşuna tahammül edemez. Çünkü bu ayrılık ona acı verirse her lahza onu çarpar. Buradan da Allah yolunda mala, canla cihada atlır. Bu, mü’minin ruhundan gelen özlü bir atılıştır. Böylelikle kalbindeki parlak şekli gerçekleştirmek ister; çünkü bunu gerçek hayatta ve insanlar arasında da görmek ister. Mü’minle etrafındaki cahili hayat arasındaki husumet, mü’minin, iman tasavvuru ile gerçek hayatı arasındaki ikiliğe dayanamamasından doğan zati bir husumettir. Yine mü’min eksik, kusurlu ve çarpık tatbiki hayatı uğruna tam, kusursuz ve doğru iman tasavvurunu görmezlikten de gelemez.”

 

msp

0
0
0
Yorum Yaz