Cezaları ortadan kaldıran sebepler - TERK EDİLEN İSLAM - Blogcu




TERK EDİLEN İSLAM

Cezaları ortadan kaldıran sebepler

31/3/2007 · Kategori: DIN

Yine sahih hadiste Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu sabittir:

"Ağaç altında biatte bulunmuş hiçbir kimse cehenneme girmeyecektir" (Tirmizî, Menakıb, 57,58)

İşte bunlar şunu gerektirir: Bu gibi küçük günahlar belirtilen hasenat karşılığında affedilmiştir. Bununla birlikte ayrıca tevbe şartı koşulmamıştır. öyle bir şart koşulmuş olsaydı, bu gibi kimselerin bu açıdan bir özellikleri olmazdı. Hadis-i şerifde böyle bir ameli işlemekle mağfiret olunmayı gerektirmektedir. Denilse ki:

Bu sözü geçen kimselerden herhangi bir kimsenin küçük günahlardan başka günahı olmadığından dolayıdır. Ancak böyle olsa bile, bu o kimsenin özelliklerinden olmaz. Ayrıca bu mağfirete nail olan bu gibi kimselerin büyük günah işleyebileceklerini de gerektirmektedir.

Diğer taraftan kitap ve sünnette yer alan naslar günahlara verilecek cezaların on kadar sebep dolayısıyla kuldan kaldırılabileceğini göstermektedir.

 

Birinci sebep: Tevbedir:

Bu hususta müslûmanlar arasında ittifak vardır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"De ki! Ey nefisleri aleyhine aşırı giden kullarım. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.Muhakkak ki O, çok mağfiret eden ve çok mağfiret edendir" (Zümer, 53)

"Onlar Allah'ın kullarından tevbeyi kabul etmekte, sadakaları alanın ancak kendisi olduğu ve ancak tevbeleri kabul edenin rahim olanın yalnız O olduğunu bilmediler mi?" (Tevbe, 104)

"Kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve ne işlemekte olduğunuzu bilendir'' (Şûra, 25) ve buna benzer birçok ayet.

 

İkinci sebep: Mağfiret dilemek:

Nitekim Buhari ile Müslim'de Peygamber (s.a.v)'ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir:

"Kul bir günah işleyip de Rabbim ben bir günah işledim, beni bağışla diyecek olsa, Yüce Allah şöyle buyurur: Benim kulum günahı bağışlayan ve günah sebebiyle sorumlu tutan bir Rabbinin olduğunu biliyor. Ben kuluma mağfiret ettim. Daha sonra bir başka günah işler ve yine Rabbim ben bir başka günah daha işledim, onu bana bağışla der. Rabbi şöyle buyurur:

"Kulum günahı bağışlayan ve günah sebebiyle sorumlu tutan bir Rabbinin olduğunu biliyor, ben de kuluma mağfiret ettim, dilediğini yapsın" O bu sözünü üçüncü veya dördüncüsünde tekrarladı" (Buharî, Tevhid, 35; Müslim, Tevbe, 29)

Sahih-i Müslim'de de Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir.

"Eğer günah işlemezseniz, Allah sizi yok eder ve günah işleyip sonra da mağfiret dileyecek bir kavim getirir ve o da onlara mağfiret eder" (Müslim, Tevbe, 9, 11; Tirmizî, Cennet, 2; Deavât, 98; Müsned, 1,289, II, 305,309; V, 414)

Bu hususta şöyle denilebilir: Mağfiret istemek tevbeyle birlikte olmalıdır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

"Günde yüz defa aynı günaha dönse bile mağfiret dileyen kimse günah üzerinde ısrar etmiş olmaz" (Ebû Davud, Vitr, 26; Tirmizî, Deavat, 106)

Hatta şöyle de denilebilir:

Aksine tevbesiz mağfiret dilemek mümkün ve olan bir şeydir. Ancak buna ilişkin geniş açıklamalarda bulunmanın yeri burası değildir. Eğer mağfiret dilemek tevbe etmekle birlikte olursa, bu bütün tevbe eden herkes hakkında genel bir hükümdür. Eğer tevbe ile birlikte olmazsa, o takdirde bu mağfiret isteyen bazı kimseler hakkında söz konusu demektir ki, bu bazı kimseler mağfiret dilemek halinde günahlarını silecek şekilde bir haşyete kapılabilir ve bütün kalbleriyle Allah'a yönelebilirler.

Nitekim üzerinde "Lâ ilahe illallah" yazılı bir kağıt parçasının bağışlanmasına sebep olacağı belirtilen hadis-i şerifte de şöyle denilmektedir:

"Lâ ilahe illallah diğer bütün günahlardan ağır basmıştır" (Tirmizî, İman, 17; İbn  Mâce, Zühd, 35; Müsned, II, 213) .

Çünkü o, bu sözü günahları silecek bir samimiyet ve bir ihlâs ile söylemiştir. Aynı şekilde kalbinde o esnada husule gelen iman sebebiyle, köpeği suladığı için fahişe bir kadının bağışlandığını belirten hadis de böyledir. (Müslim, Selâm, 154,155; Müsned, II, 507)

Buna benzer örnekler çoktur.

 

Üçüncü sebep: Günahların silinmesini sağlayan hasenattır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü iyilikler (hasenat) günahları giderir." (Hûd, 114)

Rasûlüllah (s.a.v)'da şöyle buyurmuştur:

"Beş vakit namaz, cumadan cumaya (kılınan cuma namazı), ramazandan ramazana (tutulan ramazan orucu), büyük günahlardan geri kalındığı takdirde, arada işlenen küçük günahları bağışlayıcıdır." (Müslim, Taharet, 16; Müsned, II, 400)

Yine Rasûlüllah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Her kim ramazanı (farz olduğuna) inanarak ve ecrini de umarak oruçla geçirirse, daha önce işlediği günahları bağışlanır." (Buharî, İman, 28; Savm, 6; Leyletu'l-Kadr 1; Müslim, Müsâfirîn, 175;  Ebû Davud, Ramazân, 1; Tirmizî, Savm,1)

"Her kim ecrine inanarak ve ecrini Allah'tan bekleyerek Kâdîr gecesini namazla ihya ederse, önceden işlemiş olduğu günahları bağışlanır." (Buharî, İman, 27;  Müslim, Müsâfirîn, 173,174;  Ebû Davud, Ramazan,1; Tirmizî,  Savm, 1)

"Her kim bu beyti hacceder, kötü söz söylemez, kötü fiil işlemez, fâsıklık etmezse, annesinden doğduğu günkü gibi günahsız olur." (Buharî,  Mühsan, 9,10; Tirmizî, Hacc, 41; İbn Mâce, Menâsik, 3,17)

"Kişinin ailesinde, malında, çocuğunda fitneye kapılmasını namaz, oruç, sadaka, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek, af ettirir." ( Buharî, Mevâkit, 4; Savm, 3; Fiten, 17;  Menakıb, 25; Müslim, İman, 231; Fiten, 9, 25, 27; Tirmizî, Fiten, 71; İbn  Mâce, Fiten, 9)

"Her kim mü'min bir köle azad ederse, ona karşılık olarak Allah da o kölenin her bir uzvu karşılığında azad edenin bir uzvunu cehennemden azad eder. Hatta kölenin tenasül uzvu karşılığında azad edeninkini cehennemden korur." (Buharî, Keffârât, 6; Itk, 10; Müslim, Itk, 23-24; Ebû  Davud, Itâk,13; Tirmizî, Nüzûr, 14, 20)

Bu ve benzeri hadisler sahih kitaplardandır. Ayrıca şöyle buyurmaktadır:

"Sadaka suyun ateşi söndürdüğü gibi günahı söndürür. Kıskançlık da ateşin odunu yemesi gibi hasenatı yer bitirir." (Tirmizî, İman,8; Cuma,  79; İbn Mâce, Zühd, 22; Fiten, 12; Müsned, III, 321)

Bu tür açıklamalarla ilgili sorulabilecek soru şu şekilde olabilir: Hasenat, sadece küçük günahları örter. Büyük günahlar ise ancak tevbeyle bağışlanabilir.

Nitekim bazı hadislerde:

"Büyük günahlardan uzak kalındığı sürece" kaydı vardır. Böyle bir soruya birkaç türlü cevap verilebilir...

1 - Bu şart beş vakit namaz, cuma namazı, ramazan ayı orucu gibi farzlar hakkında varid olmuştur. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Eğer size yasak kılınan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin (diğer) günahlarınızı örteriz." (Nisa, 31)

Büyük günahların terkedilmesiyle birlikte farzların yerine getirilmesi o halde küçük günahların affedilmelerini gerektirir. Fazladan yapılan tatavvu (nafile) amellerin ise ayrıca bir sevaplarının olması kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü şanı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onu görecektir." (Zilzal, 7-9)    

2 - Birçok hadiste büyük günahların işlenmiş olmasına rağmen mağfiretin de söz konusu olacağı açıkça ifade edilmiştir. Nitekim Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

"İsterse savaştan kaçmış olsun o affedilmiştir." (Ebû  Davud, Vitr, 26; Tirmizî, 3, 117)

Sünen'lerde de şu hadis yer almaktadır:

"Rasûlüllah (s.a.v) ile birlikte (işlediği günahlar sebebiyle cehenneme girmesi) gereken bir arkadaşımızla birlikte Rasûlüllah (s.a.v)'ın yanına, vardık. O şöyle buyurdu:

Onun adına bir köle azad ediniz. Allah da o kölenin her bir uzvuna karşılık onun bir uzvunu cehennemden azad edecektir." (Buharî, Keffârât, 6; Itk, 10; Müslim, Itk, 23-24;  Ebû Davud,Itâk,13; Tirmizî, Nüzûr, 4, 20)

Buharî ile Müslim'de yer alan Ebû Zerr tarafından rivayet edilen hadiste de şöyle denilmektedir:

"Zinada etse, hırsızlık da yapsa..." (Buharî, Bed'u'l-Halk, 6; Libâs, 24; Müslim, İman, 154)

3 - Hz. Peygamber'in Bedir savaşına katılanlar ve benzerleri hakkında (Allah tarafından) söylendiğini bildirdiği "istediğinizi yapınız ben sizi bağışladım" şeklindeki sözleri eğer küçük günahlara yahut tevbe ile birlikte mağfirete dair kabul edilecek olursa, o takdirde bunlarla başkaları arasında bir fark olmaz. O hadisin, küfür de dahil, bütün günahların bağışlanacağını ifade ettiği şeklinde açıklanması mümkün değildir. Çünkü küfrün ancak tevbe ile bağışlanacağı bilinen bir husustur. Aynı şekilde büyük günahlardan kaçınmak suretiyle bağışlanan günahlara dair ve sadece onlar hakkında kabul edilmesi de mümkündür.

4 - Bir başka hadiste şöyle buyurulmaktadır:

"Kıyamet günü kulun kendisinden hesaba çekileceği ilk şey namazdır. Onu tam yerine getirmişse mesele yok, Aksi takdirde: Bakın onun herhangi bir nafile namazı var mıdır denilir. Eğer nafile kıldığı namazları varsa o nafilelerle eksik olanları tamamlanır. Bundan sonra diğer amellerine de aynı şey yapılır." (Tirmizî, Salât, 188;  Ebû  Davud,  Salat,145; Nesaî, Salât, 9; Tahrim, 2; İbn  Mâce, İkâme, 202)

Bilindiği gibi böyle bir eksikliğin tamamlanması, müstehab bir şeyin terkedilmesi dolayısıyla olmaz. Çünkü müstehabın terkedilmesinin telafî edilmeye veya tamamlanmaya ihtiyacı yoktur. Ayrıca o takdirde terkedilen müstehabla, yapılan müstehab arasında herhangi bir fark da söz konusu olmaz. Böylelikle farzların eksik taraflarının nafilelerle tamamlandığı anlaşılmış olmaktadır. Bu ise farz eda edilmediği sürece Allah'ın nafileyi kabul etmeyeceğine aykırı değildir. Diğer taraftan, eğer bu husus birincisiyle çelişiyor olsaydı, birincisine öncelik tanımak gerekirdi. Çünkü birincisinin sabit oluşu daha sağlam ve daha meşhurdur. Bunun ref'edilmesi ise gariptir. Bilinen ise Hz. Ebû Bekir'in Hz. Ömer'e yaptığı vasiyette yer aldığı şeklinden ibarettir.

Nitekim imam Ahmed bunu "Namaz Risalesinde" zikretmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan nafilenin kabul edilmesinden kasıt nafile için sevap elde etmektir. Bilindiği gibi farz eda edilmediği sürece, nafileden sevap alınamaz. Farzın eksik bırakılmasıyla birlikte kişi nafile işleyecek olursa, bu nafile farzın eksiğini telafi eder ve tamamlar. Dolayısıyla ondan dolayı ayrıca nafile sevabı alınmış olmaz. Bundan dolayı seleften bazı kimseler şöyle demiştir:

Nafile ancak Rasûlüllah (s.a.v) hakkında söz konusudur. Çünkü Yüce Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir. Başkasının ise mağfirete ihtiyacı vardır. Bu görüşte olanlar Yüce Allah'ın şu buyruğunu da delil gösterirler:

"Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere teheccüd namazı kıl" (İsra, 79)

Bu nafileyi işleyip de farzı yerine getirmese mutlak olarak nafile farzın yerini tutar anlamında değildir. Aksine farzı terkettiğinden dolayı karşı karşıya kalacağı ceza nafilenin sevabından daha büyük olabilir. Eğer:

Kul uyuyup namazı kaçırsa, yahut unutsa, onu hatırladığı takdirde kılması gerektiği nass ve icma ile belirtilmiştir. Eğer nafile namazlardan bu farza bir bedel olmuşsa, o farzın kazası ayrıca gerekmezdi, denilecek olursa şu cevap verilir:

Böyle bir kanaat yanlıştır. Eğer böyle bir şey söylenecek olursa, o zaman bu cezayı düşüren her şey hakkında söylenebilir ve şöyle denilebilir:

Kul tevbeyle birlikte cezayı kaldırmak imkânına sahip olduğuna göre yasaklanan fiili yapmaktan neden nehyolunur? Bilindiği gibi, kulun görevi, emrolunduğu şeyi yapmak ve yasak kılınan şeyi de terketmektir. Çünkü bunu yerine getirmemek yerilmeye ve ceza çekmeye sebeptir. Bu sebepler dolayısıyla görevini yerine getirmemekle birlikte, cezanın kaldırılması mümkün olsa bile bu böyledir. Nitekim kul öldürücü zehirlere karşı -birtakım tedavi yollarıyla zararını kaldırması mümkün olmakla birlikte- kendisini korumakla görevlidir. Allah her şeyi bilendir, hikmeti sonsuz olandır. Rahim'dir. Kullarına durumlarını düzeltecek şeyleri emretmiş, onları fesada götürecek şeylerden alıkoymuştur. Diğer taraftan kullar helake götürecek yollara düştükleri takdirde rahmetinden ümitlerini kesmemiş, aksine kendilerine isabet eden zararı kaldırabilmelerini sağlayacak birtakım yolları da önlerinde açık tutmuştur. Bundan dolayı şöyle denilmiştir:

Fakih "dinin inceliklerini kavrayan kişi" Allah'ın rahmetinden yana insanların ümidini kestirmeyen, bununla birlikte Allah'a isyanı gerektirecek şeylere karşı da onlara cüret kazandırmayan kimseye denir. Bundan dolayı kul günah işledikçe tevbe etmesi emrolunur. İlim tahsil edenlerden birisi hocasına şöyle der:

Ben günah işliyorum. Hocası tevbe et, der. öğrencisi:

Sonra tekrar o günahı işlemeye dönüyorum? Hocası:

Tevbe et, der. Öğrenci yine o günaha dönüyorum, der. Hocası:

Tevbe et, der. Bu sefer öğrenci peki ne zamana kadar? diye sorunca hocası:

Şeytanı mahzun edeceğin vakte kadar, cevabını verir. Müsned'de Hz. Ali'nin Rasûlüllah (s.a.v) 'in şöyle buyurduğuna ilişkin bir rivayet vardır:

"Şüphesiz Allah çokça fitneye maruz bırakılan ve bununla birlikte çokça tevbe eden kulunu sever." (Müsned, 1, 80, 103)

Ayrıca bir kimse uykuda iken namazı geçirse, yahut kılmayı unutsa, uyandığında veya onu hatırladığında o namazını kılması, geçirdiği namaz için bir keffafettir. Böylelikle o sorumluluktan kurtulur, yerilmekten ve cezaya çarptırılmaktan uzak kalır. Bunu yapmakla da övülmeyi ve sevabı hak eder. Yaptığı nafile ibadetlere gelince, bu nafile ibadetlerin ne kadarını farzın yerini tutacağını bilemiyoruz. Eğer bilinecek olsa bile, belki o kadarın diğer farzlarla birlikte yerine getirmeye imkân olmaz. Buna güç yetirilecek olsa bile zaten ona farzın yerini tutacak şeyi yapması emrolunmuştur ve farz olan da bunu yapmaktır. O vakit de bu bir nafile olmaktan çıkar. Nafileler Yüce Allah'ın da buyurduğu gibi, yüce zatına daha çok yaklaşmak için meşru kılınmıştır. Nitekim sahih hadiste şöyle buyurulmaktadır:

"Kulum bana üzerine farz kıldığım şeyleri eda etmesi kadar hiçbir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafilelerle yaklaşıp durmaya devam ettikçe nihayet ben de onu severim..." (Buhari, Tevhîd, 15, 50;  Müslim, Tevbe, 1; Zikr, 1,20-22; Tirmizî, Deavât, 121; İbn  Mâce, Edeb, 58)

Kul emrolunduğu üzere farzı eda etmemişse, nafilelerden gözetilen maksadı da elde edemez. Bununla birlikte Allah da ona zulmetmez. Çünkü Allah ona zerre ağırlığı kadar haksızlık yapmaz. Aksine onun yaptığı bu nafileyi ona denk olacak kadarıyla farzların yerinde değerlendirir. Böyle bir kimsenin durumu insanlara borçlan bulunan, bununla birlikte karşılıksız onlara bazı işler yapmak isteyen kimseye benzer. Borçlarını ödedikten sonra karşılıksız bazı iyiliklerde bulunursa, böyle bir kimse adaletli ve ihsan yapan bir kimse olur. Onların borçlarını ödemekle yetinip fazladan onlara iyilikte bulunmazsa, adil olur. Eğer onlara, borçlarının yerini tutacak başka şey verir ve bunu da iyilik olsun diye yaparsa, bunu iyilik kabul etmesi yanlış olur. Aksine bu yaptığı onların hak ettikleri ve kendisinin de yerine getirmesi gereken şeylerden sayılır.

Hayret edilecek durum şu ki:

Mutezile kendilerinin tevhid ve adalet ehli olduklarını ileri sürer ve bununla övünürler. Halbuki onlar tevhid ehli olayım derken ta'tili ve şirk koşmayı gerektirecek şekilde Allah'ın sıfatlarını reddetmişlerdir.

Allah'ın kendi zatını nitelediği adalete gelince, bu onun zerre ağırlığı kadar zulmetmemesi demektir. Zerre ağırlığı kadar hayır işleyen herkesin onu görmesi ve yine zerre ağırlığı kadar kötülük işleyen herkesin onu görmesi demektir. Onlar kulun bütün hasenatını ve imanını kebairden bir tek günah sebebiyle bile boşa çıkmış olarak değerlendirirler. Bu ise Yüce Allah'ın kendi zatını tenzih ettiği bir zulümdür. O halde Yüce Rabbimizi kendi zatını nitelendirdiği şekliyle adil olmakla nitelendirmek Allah'ın kaderini yalanlamak anlamına gelen bir adalet ile nitelendirmekten daha uygun ve yerindedir.

5 - Yüce Allah küfür dışında bütün iyilikleri boşa çıkartan herhangi bir günah tesbit etmemiştir. Nitekim o tevbe dışında bütün günahları silecek herhangi bir davranışın varolduğunu da bildirmemiştir. Mutezile ise Haricîlerle birlikte büyük günahları iman da dahil olmak üzere bütün iyilikleri boşa çıkartan davranışlar olarak değerlendirirler. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

"İçinizden her kim dininden irtidat edip de kâfir olarak ölürse, onların bütün amelleri dünyada da ahirette de boşa çıkar. Onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar." (Bakara, 217)

Burada amellerin boşa çıkmasını küfür üzere ölmeye bağlı olarak ifade etmiştir. Büyük günah işleyen kimsenin ise kâfir olmadığı sabittir. Bir şarta bağlı olarak ifade edilen husus ise eğer o şart gerçekleşmezse, o husus da gerçekleşmez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Kim imanı inkâr edip kâfir olursa ameli boşa gitmiş demektir." (Mâide, 5)

Peygamberleri sözkonusu ederken Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden bazılarını da seçtik. Onları doğru bir yola ilettik. Bu Allah'ın hidayetidir ki, o kullarından kimi dilerse onunla doğruya iletir. Eğer onlar şirk koşsalardı işledikleri herhalde boşa giderdi." (En'am, 87-88)   

Yüce Rabbimiz bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere vahyolundu ki, eğersen şirk koşarsan mutlaka amelin boşa çıkar ve muhakkak zarara uğrayanlardan olursun." (Zümer, 65)

Bu buyruk Yüce Allah'ın:

"Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz." (Nisa,48-116) buyruğuna da uygundur.

Allah'a şirk koşmak bağışlanmadığına ve o cehennemde ebedi kalmayı gerektirdiğine göre bu şirk içerisinde olanın bütün iyiliklerinin boşa çıkmasını gerektirir. Küfrün dışında kalan diğer bütün günahları söz konusu edince ise bütün amellerin boşa çıkacağını ona bağlı olarak söz konusu etmemiştir.

Yüce Allah'ın:

"Bunun sebebi şudur ki, onlar Allah'ı gazablandıran şeylere uydular ve onun rızasını hoş görmediler o da bu sebepten amelleri boşa çıkardı." (Muhammed, 28) buyruğunda amellerin boşa çıkartılmasının sebebi bunun (yani Allah'ın rızasını hoşgörmemenin küfür olduğundan dolayıdır. Yüce Allah'ın:

"Sesinizi peygamberin sesinin üzerine çıkarmayın. Birbirinize yüksek sesle bağırdığınız gibi ona da bağırmayın. Yoksa sizin haberiniz olmadan amelleriniz boşa gidiverir." (Hucurat, 2) buyruğunda bunun söz konusu ediliş sebebi ise şudur:

Böyle bir davranış küfrü de içine alır. Bu ise amellerin boşa çıkmasını gerektirir. Bu davranışın sahibi ise amelin boşa çıkmasının ne kadar hoşlanılmayan bir şey olduğunu veya boşa çıkmaktan korkmanın gerektiğini bilmemektedir. İşte bundan dolayı onlara böyle davranışı yasakladı. Çünkü böyle bir davranış amelleri boşa çıkarır ve küfre götürür.

Şüphesiz masiyet de bazan küfre sebep olabilir. Nitekim seleften kimisi masiyetler küfrün postacısıdır demiştir. O bakımdan amelleri boşa çıkartan küfre götürür korkusuyla masiyetler yasaklanmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onun emrine muhalefet edenler, başlarına bir fitne -ki burada küfürdür- veya acıklı bir azabın gelip çatmasından çekinsinler." (Nur, 63)

İblis Allah'ın emrine aykırı hareket etti ve sonuçta kâfir oldu. Başkasına ise acıklı bir azab gelip çatar.

Haricîlerle Mutezile Yüce Allah'ın:

"Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder" (Maide,27) buyruğunu delil göstererek şunları söylerler:

Büyük günah işleyen kimse takva sahiplerinden değildir. Dolayısıyla Allah onun hiçbir amelini kabul etmez. Buna bağlı olarak da onun hiçbir iyiliği olmaz. En büyük iyilik ise imandır. Büyük günah işleyen kimsenin ise imanı olmadığından, cehennemde ebediyyen kalmayı hak eder. Mürcie Mûtezile'ye şu şekilde cevap verir: Burada takva sahiplerinden kasıt küfürden sakınanlardır. Ancak Mutezile ile Haricîler onlara şöyle karşılık verirler: Kur'an-ı Kerim'de yer alan "takva sahipleri" adı, sevaba hak kazananları kapsar. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Muhakkak ki takva sahipleri cennetlerde ve nehirler kenarındadır. Sıdk meclisinde gayet muktedir bir melikin yanındadırlar." (Kamer, 54-55)

Aynı şekilde Adem'in iki oğlu birer kurban takdim ettiklerinde kurbanı reddeden kişi o sırada kâfir değildi, daha sonra kâfir oldu. Çünkü önceden kâfir olsaydı, kurban sunmazdı. Diğer taraftan bizden öncekiler (selef) her zaman için bu ayetin muhtevası gereğince hareket edememekten dolayı korkup durmuşlardı. Eğer bu ayette sadece küfürden sakınıp uzak duran kimseler kasdedilmiş olsaydı korkmazlardı. Aynı şekilde mutlak olarak "takva sahipleri" lafzının kullanılması ve onunla kâfir olmayan kimselerin kastedildiğinin söylenmesi şariin hitabında aslı olmayan bir hitap olduğundan dolayı bunu o anlama almak caiz değildir. Fakat verilecek doğru cevap şudur: Burada kasıt, söz konusu edilen o amelde Allah'tan korkan kimselerdir.

Nitekim Fudayl b. lyad, Yüce Allah'ın:

"Hanginizin ameli daha güzeldir diye sizi sınamak için..." (Mülk,1)  ayeti hakkında şunları söylemiştir:

Hanginiz amelini daha ihlâslı yapacak ve daha doğru yapacak demektir. Ey Ebû Ali! Daha ihlâslısı ve daha güzeli hangisidir? Şöyle dedi:

- Amel halis olup da doğru olmazsa kabul olunmaz.

- Doğru olup halis olmazsa yine kabul olunmaz.

- Amel hem halis hem doğru olmalıdır.

- Halis amel yalnızca Allah için yapılan amel demektir.

- Doğru amel ise sünnete uygun olan amel demektir.

Her kim Allah'tan başkası için amel ederse -riyakarlar gibi- onun bu ameli kabul olunmaz. Nitekim sahih hadiste Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ortak koşulanlar arasında ortaklığa en ihtiyacı olmayan benim. Her kim bir amelde bulunur da o amelde benimle birlikte benden başkasını ortak koşarsa ben o amelden uzağım. Bütün o ameli bana ortak koştuğu kimsenin olur." (Müslim, Zühd, 46; İbn Mâce, Zühd, 21; Müsned, II, 301, 435)

Rasûlüllah (s.a) da şöyle buyurmuştur:

"Allah abdestsiz bir namazı kabul etmez, (ganimetten) hırsızlık yaparak verilen sadakayı da kabul etmez." (Müslim, Tahâre, 1; Ebû Davud, Tahâre,31)

Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Buluğa eren bir kadının namazını Allah, başını örtmedikçe kabul etmez." (Tirmizî, Salât, 160; İbn Mâce, Tahâre,132; Müsned, VI, 150,218, 259)

Bir başka sahih hadiste de şöyle buyurmuştur:

"Her kim bizim üzerinde olduğumuz bu şekilden başka türden bir amel işlerse o red olunur." (Buharİ, İ'tisâm, 20; Buyu, 60; Müslim, Akdiye,17-18; Ebû  Davud, Sünne, 5; İbn Mâce, Mukaddime, 2;  Müsned, II, 146)

Kim küfürden sakınır ve Rasûlüllah (s.a.v)'ın yapmadığı bir ameli işleyecek olursa, o amel kabul olunmaz. Eğer abdestsiz namaz kılacak olursa bu namazı kabul olunmaz. Çünkü o yaptığı bu amelinde takvaya riayet etmemiştir, isterse şirkten sakınan takva sahibi bir kimse olsun.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlar verdiklerini verirlerken Rablerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri titreyenlerdir..." (Mü'minun, 60)

Hz. Aişe'nin rivayetine göre o Hz. Peygamber'e şöyle sordu: Ey Allah'ın Rasulü! Burada söz konusu olan kişi zina eden, hırsızlık yapan, içki içen, bununla birlikte azab edilmekten korkan kişi midir? Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:

"Hayır Sıddık'ın kızı! Fakat burada söz konusu edilen kişi namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren, bununla birlikte bu amellerinin kabul olunmayacağından korkan kimsedir." (Müsned, VI, 159; Tirmizî, Tefsir, 23. sûre, 3)

Seleften amellerinin kabul olunmayacağından korkanların bu korkularına sebep yapmakla emrolunduğu ameli gereği gibi yapamamış olmak korkusudur. Seleften imanda ve imanla ilgili ameller hususunda istisna yapmalarını en uygun şekliyle açıklamak bu yolla mümkün olur. Mesela onlardan herhangi bir kimse ben inşaallah mü'minim ve inşaallah namaz kıldım, derken bu şekilde istisna yapmasına sebep farz olan bu işi emrolunduğu şekliyle yapamamış olmak korkusudur. Yoksa kalbinde bulunan tasdike dair bir şüphe yoluyla söylememişlerdir.

Buna göre bu ayetle, "Allah ancak bütün günahlardan sakınan kimsenin amelini kabul eder" şeklinde bir mananın kastedilmesi mümkün değildir.

Çünkü kâfir ve fâsık tevbe etmek isteyince sakınan bir muttaki değildir. Eğer amelin kabul edilmesi o işi yapanın işi yaptığı sırada günahsız olması şartına bağlı olursa, tevbenin kabul edilmesine imkân kalmaz. Halbuki amelde takvanın şart koşulmasında durum böyle değildir. Tevbe eden, tevbe ettiği vakit yerine getirilmesi şekliyle tevbe etmiş olur. O tevbeye başlamakla birlikte şerden hayıra geçiş yapar fakat günahtan tam anlamıyla arınıp kurtulmaz. Ancak o günahtan kurtulması halinde takva sahibi olur.

Yine eğer insan bir türünden ameller işlerse bununla birlikte de büyük bir günahı işlemekte de ısrar ediyorsa, daha sonra tevbe ettiği takdirde tevbe ile günahlarının silinmesi ve o işlediği hasenatın ondan kabul olunması gerekir. Halbuki o daha önce bu iyi işleri yaparken fâsık bir kimseydi.

Aynı şekilde kâfir bir kimse İslâm'a girdiğinde öldürmek, gasbetmek, iftira etmek gibi insanlara karşı yaptığı zulümlerin günahı üzerinde bulunuyor ise,

Yine zimmî de İslâm'a girmeden önce bu halde olursa, kullara yaptıkları haksızlıkların sorumlulukları üzerinde kalmakla birlikte eğer amel ancak büyük günah işlememiş kimseden kabul edilecek olursa her türlü ahlaksızlıktan ve haksızlıktan tevbe etmedikçe zimmînin İslâm'a girişi sahih olamaz. Aksine o buna rağmen cehennemde kalacak bir kimse olarak kabul edilmelidir. Halbuki Rasûlüllah (s.a.v) döneminde insanlar bilinen birtakım günahlarla karşı karşıyaydılar ve üzerlerinde birtakım sorumluluklar vardı. Bununla birlikte onların İslâm'a girişlerini kabul ediyordu. Onlar da bu yükümlülüklerinden dolayı Yüce Allah'a karşı tevbe ediyorlardı.

Nitekim sahih hadiste sabit olduğuna göre Muğire b.Şu'be, İslâm'a girmeden önce cahiliye döneminde bir topluluk ile arkadaşlık yapmış, onlara hainlik etmiş, mallarını almış, sonra gelip İslâm'a girmişti. Urve b. Mes'ud, Hudeybiye yılında gelip Muğire'nin Peygamber (s.a.v) 'iri başı ucunda kılıçla beklediğini görünce Muğire, Urve'yi elindeki kılıçla geri itmiş, Urve bu kimdir diye sorunca, hazır bulunanlar bu kız-kardeşinin oğlu Muğire'dir diye cevap vermişlerdi. O da:

Ey hainlik eden kişi! hala senin bu ahdinde durmayışının sorumluluğunu yüklenmiş, onu yerine getirmeye çalışan ben değil miyim?

Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Onun İslâm'ı kabul edişini ben de kabul ediyorum. Haksızlık edip aldığı mala gelince; benim bununla hiçbir ilgim yoktur"

Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Sırf onun cemalini dileyerek sabah-akşam rablerine dua edenleri kovma. Onların hesabından sana hiçbir şey düşmez ki, onları kovasın. O takdirde zâlimlerden olursun." (En'am, 51)

Kavmi Hz. Nuh'a şöyle demişti:

"Sana bayağı kimseler tabi olmuş iken iman mı edelim? dediler. Dedi ki: Onların neler yaptıklarını ben bilmem. Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz." (Şuara, 111-113)

Bizler herhangi bir müslümana bir zimminin müslüman olarak geldiğini, müslümanın ise ona bütün günahlarından arınmadıkça İslâm'ın sahih olmaz dediğini bilmiyoruz. Namaz, zekât gibi birr (iyilik) kapsamına giren diğer amellerin durumu da işte böyledir.

Cezayı kaldıran ve günahların bağışlanmasını sağlayan dördüncü sebep ise mü'minlerin mü'minlere yaptıkları duadır. Mü'minlerin bir diğer mü'minin cenaze namazını kılmaları gibi.

Hz. Aişe ile Enes b. Malik, Rasûlüllah (s.a.v)'ın şöyle buyurduğunu naklederler:

"Bir kişi ölür de sayısı yüze varan müslüman bir topluluk onun namazını kılarlarsa hepsi de şefaat edecek oldukları takdirde mutlaka ona da şefaatçi olurlar." (Müslim, Cenâiz, 58; Tirmizî, Cenâiz, 40,Nesaî, Cenâiz, 78)

İbn Abbas der ki:

Rasûlüllah (s.a.v)'ı şöyle buyururken dinledim:

"Müslüman bir adam ölür de Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayan kırk adam da -namazını kılmak üzere- cenazesi üzerinde dururlarsa, mutlaka Allah onları o kişi hakkında şefaatçi yapar." (Müslim, Cenâiz, 59;  Ebû Davud, Cenâiz, 41)

Bu iki hadisi de Müslim rivayet etmiştir. Burada söz konusu olan ölümden sonra ölüye yapılan duadır. O halde mağfiretin büyük günahlardan kaçınan takva sahibi mü'mine ait kabul edilmesi ve sadece küçük günahlarını örttüğünü kabul etmek caiz değildir. Çünkü böyle bir kimsenin küçük günahlarının bağışlanması zaten her iki tarafça da kabul edilmektedir. Böylelikle ölüye yapılan duanın mağfiret sebeplerinden olduğu anlaşılmış olmaktadır.

 

Beşinci sebep:

Ölen için yapılan sadaka ve buna benzer iyi amellerdir. Sünnetin sahih ve sarih nasları ve ümmetin ittifakı ile ölü bu gibi şeylerden faydalanır. Köle azad etmek ve hac da böyledir.

Hatta Buhar. ile Müslim'de Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu sabittir:

"Her kim üzerinde oruç borç olduğu halde ölürse, onun velisi onun adına oruç tutsun." (Buharî, Savm, 42; Müslim, Siyam, 153;İbn Mâce, Keffâret, 19; Müsned, VI, 69)

Yine başka yollarla adak orucuyla ilgili olarak benzeri ifadeler sabit olmuştur. Bunun:

"İnsan için çalıştığından başkası yoktur" (Necm, 39) buyruğu ile çelişki halinde olması iki sebep dolayısıyla mümkün değildir.

 

1 - Mütevatir naslarla ümmetin selefinin icmaı ile mü'minin kendisinin çalışmasından olmayan şeylerle istifade ettiği sabittir. Meleklerin duası, meleklerin onun için mağfiret dilemesi gibi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Arş'ı yüklenenler,onun etrafında bulunanlar rablerini hamd ile teşbih ederler, ona iman ederler. Mü'minlere de mağfiret dilerler." (Mü'min, 7)

Diğer taraftan peygamberlerin ve mü'minlerin mağfiret dilemeleri de böyledir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlara dua da et. Muhakkak ki senin duan onlara rahat ve güvendir." (Tevbe, 103)

Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

"Bedevilerden öyleleri de vardır ki Allah'a ve ahiret gününe iman eder.İnfak ettiğini Allah'a yakınlığa ve peygamberin dualarına vesile edinir." (Tevbe, 129)

Yüce Allah'ın:

"Günahının, mü'min erkeklerle mü'min kadınların bağışlanmasını da dile" (Muhammed, 19) buyruğu da böyledir. Namaz kılanların ölmüş kimseye dua etmeleri ve kabrini ziyaret ettikleri mü'min kimselere duaları da bu türdendir.

 

2 - Ayet, zahîri itibariyle sadece şunu ifade etmektedir:

Kişiye ancak kendisinin çalıştığı vardır. Bu doğrudur. Çünkü o ancak bizzat kendisinin yaptığına sahiptir ve ona hak kazanır, başkasının yaptığına ise sahip değildir ve ona hak kazanmaz. Fakat bu Şanı Yüce Allah'ın başkasının yaptıkları sebebiyle onu faydalandırmasına ve ona merhamet buyurmasına engel değildir. Nitekim o kullarına güçlerinin dışında kalan birçok sebepler dolayısıyla her zaman için rahmet buyurur. O şanı Yüce Allah, hikmeti ve rahmetiyle başka kulların yaptığı sebepler dolayısıyla kullarına rahmet eder ki, bu sebepler için onlara da sevap versin diye. Böylelikle herkese rahmet ihsan etmiş olur.

Nitekim Hz. Peygamber'den gelen sahih hadiste de şöyle buyurulmaktadır:

"Kardeşine bir dua yapan müslüman için, mutlaka Allah bir melek görevlendirir O kardeşine dua ettiği her seferinde onun için görevlendirilen melek de: Amin ve sana da o kadarını (Allah ihsan buyursun) der." (Müslim, Zikr, 86; Ebû  Davud, Vitr, 29; İbn  Mâce, Menakib,  5;  Müsned, 1,195; VI, 452)

Yine sahih hadiste Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu sabittir:

"Kim bir cenaze namazını kılarsa, onun için bir kırat vardır. Kim de defnedilinceye kadar onun arkasından giderse, ona iki kırat vardır. Bu iki kıratın en küçük olanı Uhud kadardır." (Buharî, Cenâiz, 59; Müslim, Cenâiz, 52-53; Nesaî, Cenâiz,79; İbn  Mâce, Cenâiz,34 )

O halde Yüce Allah ölenin namazını kılana ölene dua ettiği için merhamet eder, rahmet ihsan buyurur, ölene de bu hayatta olan kişinin duası sebebiyle rahmetini ihsan eder.


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »

-

Avrupa @ Yahoo! Video
Dost Kamusal Alan